“Filistin” bir sınav kağıdı her mümin kulun önünde.” Cahit Zarifoğlu
Görüş, düşünce, akım, parti, dil, ırk hiç fark etmeksizin hemen her akıl ve vicdan sahibi “insan”ın önünde açık bir sınav kağıdı Filistin. Meselenin neresinden tutarsanız tutun bunun bir savaş olmadığı ayan beyan belli. Bu yirmibirinci yüzyılın sözde barışçı insanının utanç meselesi. Filistin meselesi bir Şintoist için de bir partizan için de bir Kenyalı ya da bir Kanadalı şair için de bir mesele. Çünkü bu kadar lüksün ve sözde büyük ekonomilerin olduğu bir dünyada açlıktan öüme mahkum edilen bebekleri görünce aslında hiçbir şeyin izahının olmadığını görürüz. Bu asla bir savaş değil. Bu hemen her toplumun geçer not alamadığı bir sınav. Zalimin zulmüyle kaldığı, topyekün modanın perlediği, yüzlere gülücükler saçıp kapı artlarında kirli pazarlıkların döndüğü iğrenç bir katliam aslında.
İşte Filistinli direnişçi Yahya Sinvar’ın(ö. 2024) kaleminden yaşanmışlıklarla örülü etkileyici bir roman.
Sinvar’ın çocukluğu, büyüdüğü ortam; Filistin sokakları, Gazze semaları, Han Yunus caddeleri, Kudüs’ün derinlikleri, Batı Şeria’daki kamplar, el-Halil’deki camiler… Sinvar bize 1967 kışından bugüne Filistin’in çok bilinen ama onun dilinden, bir de benden dinleyin dercesine “Bilinmeyen Hikâyesi”ni anlatıyor. 462 sayfalık roman 30 bölümden oluşuyor. Romanın temel izleği 1967 Altı Gün Savaşlarından sonraki süreçte Filistin’in israille mücadelesi etrafında “Filistin Portresi”.
Roman hemen her sayfasında Filistin halkının kültür, aile dinamikleri, vatan anlayışları, dine, insanlığa ve hayata dair fikirlerini görmek mümkün. Yazar okuyucuya, hatıra-roman ya da otobiyografi-roman tarzında bildiklerini, gördüklerini ve duyduklarını aktarıyor. Teknik olarak aksaklıklar ve olay örgüsü bazen bozulup anı türüne kaysa da vermek istediği mesajı çok iyi şekilde verdiğini düşünüyorum. Özellikle romanda ağır basan polisiye-dram-korku üçlemindeki anlatılar hem gerçeklik duygusunu açık şekilde vermekte hem de okuyucuyu tarihi bir anlatının içine sürüklemektedir.
Sinvar romanının yazımını 2004 yılında Birüs-Seb’a Hapishanesinde bitirmiştir. Romanın tamamı cezaevinde yazılmış ve yazar romanın üçte birini Gazze ve çocukluk-gençlik yıllarına üçte ikisini ise 1993’teki mahkumiyetinde sonra duydukları ve kişisel fikirlerine ayırmıştır. Romanda başta Gazze olmak üzere Han Yunus, Ramallah, el-Halil, Batı Şeria, Kudüs bölgelerinin geniş coğrafi-siyasi portresi karakterler üzerinden verilir. Anlatıcı, Ahmet isimli çok çocuklu Gazzeli bir ailenin en küçük çocuğudur. Ahmet’in abileri, annesi, kız kardeşleri ve özellikle amca oğlu İbrahim üzerinden olaylar gelişir. Romanda açık bir şekilde Sinvar’ın biyografisini görmeyiz ama Ahmet’in şahsiyetinde gözlem olarak anlatılanları onun ağzından dinleriz.
Romanda üç temel konu üzerinde durulduğunu görürüz:israilin Filistin, özellikle Gazze halkına karşı tutumu ve kamptaki hayat; Filistin halkının işgal güçlerine karşı örgütlenme süreci(özellikle Hamas, el-Fetih ve FKÖ’nün temelleri ve ayrımları) ve son olarak Filistinli direnişçilerin işgalcilere yönelik mücadeleleri, bu müdahaleler özellikle romanın son bölümlerinde “feda eylemi” olarak geçmekte ve küçük büyük birçok feda eylemi/intihar saldırıları olmaktadır. Tüm bunların romanın bütününde Ahmet adlı karakterin dilinden gözlem ve tahlil yöntemleri ile okuyucuya aktarılır. Filistin’in işgal güçlerine yönelik mücadelesi, halkın bu mücadeleye karşı tutumu, Filistin halkı içindeki fikri ayrımlar ve işbirliği yapan insanların niyetleri gibi daha bir çok konuyu derinlemesine okumamız için çok değerli bir eser Diken ve Karanfil.
“İzzet ve şerefle geçen bir dakikalık hayat, işgal askerlerinin postallarının altındaki bin senelik hayattan daha iyidir.” s. 38
Yahya Sinvar’ın dilinden bir mücadele hikâyesi.
İnsanın kendi hanesini canı pahasına korumasından vatanın her karış toprağı için kanla canla mücadeleye doğru giden trajik ve etkileyici bir yaşam hikâyesi. Zindanda geçen çeyrek asırlık esaret. Bu romanı okurken defalarca kez “Kurtuluş Savaşı” yıllarında atalarımızın mücadelesi geldi gözlerimin önüne. Bir tarafta insanların topraklarına -hiçbir hakkı yokken- saldıran gözü dönmüş emperyaller, bir tarafta kişisel çıkar ve iktidar uğruna düşmanla saman altından su yürüten sözde vatanseverler ve diğer taraftan da vatanın her karış toprağını düşman kanıyla sulamadıça terk olunmamalı diye destanlar yazan gerçek vatanseverler. İşte Türk Milli Mücadelesi. Ve yanı başımızda, yaşadığımız, gördüğümüz, bildiğimiz asırda, bugünde Filistin Milli Mücadelesi. Ve çok daha önemlisi, aslında yukarıda da zikrettiğimiz gibi bütün efkârın ötesinde masum çocukların tepelerine inen bombalar. Ki onların henüz bu dünyada herhangi bir siyasi fikirleri yok. Bir canlıya zarar vermek şöyle dursun bu konuda fikirleri dahi yok. Fakat bir korku var ki o da “yavuz hırsızın ev sahibini bastırması.” Potansiyel korkuların insanlık suçuna dönmesi, daha acımasızı insanın insana kurtluğu. Bir zaman kendine uğratılan antisemitik uygulamanın (Hitler tarafından) dönüp bir başkasının beşikteki bebeğine uyguladığı soykırım.
Tarihi, savaşlar, barışlar, destanlar, yenilgiler ve zaferlele dolu milletlerin bu olay ve olguları tecrübe etmesi ve bunların derin analizlerini yapıp ders çıkarması önemli. Yazımızı Nurullah Genç’in “Ölümü Paylaşan Çocuklar” şiirinin bir bölümüyle bitirirken: Vatanımızın sınırları içinde barış ve huzur içinde yaşamak; başta Filistin olmak üzere dünya üzerindeki bütün milletlerin barış içinde yaşaması temennisi ile…
“Ey hümanist muamma, ey dünya bekçileri Konuşmasınlar diye kopardınız dilleri
Gün gelir de, aşikâr olursa tende sırlar
Bu amcalar size de kan mezarı hazırlar
Vurdular; toprak için açmışız bağrımızı
Aç ve susuz değiliz; unuttuk ağrımızı
Yüzümüz kan içinde, göğsümüz, ellerimiz
Kuş olup uçtu göğe masum hayallerimiz
Biz alevler şehrinin ağlaşan çocukları
Filistin’in ölümü paylaşan çocukları“

